theme-sticky-logo-alt

Mutfakta Dans

 

Bütün yemekler pişmişti. Çorba, kesilmiş küçük ekmeklerin tereyağda kızartılması ile hazırlanan çorba katığı, zeytinyağı ve tuz ile harmanlanmış havuç salatası, küçük kornişon parçaları ve biberiye ile süslenmiş soğuk kuskus salatası. Kuskus da makarnanın küçük hali…

“Her şey küçük!” diye büyük büyük bağırdı kadın, “sen de küçüksün, kendini büyük sanan küçük adam!”

Bu evrende herkes küçüktü, küçücük, belki bir kum tanesinden bile daha küçük. Kendini büyütebilenler hiçliğin boşluğunu içlerinde yaratabilenler ve yüzyıllar boyunca kalplere ulaşabilenlerdi. Bazıları ile ancak zihinlere ve beddualara ulaşabilirdi kendilerini büyük yapmaya çalışırken…

Savaşı çıkaranlar da böyleydi işte; küçücük kalmış kalplerinin içine, budanmış iyilik dallarının kesiklerindeki yaralardan içeri ancak öfke dolabilmiş, kendini yakarken başkalarını da yakarak yalnızlıklarını çoğulluğa dönüştürmek isteyenlerdi.

Kadın bütün pencereleri açtı, güneş vardı ama hava soğuktu, savaşın dokunuşu gibi donduruyordu insanın derisini. İnsan sıcaklık arıyordu, çocuğunu askere yollayan anaların sıcaklığını, çocuğunu güvene almak isteyen babaların şefkatli kollarının sıcaklığını, eşinden ayrılan, çocuklarıyla baş başa kalıp kadınlığını yaşayamayan, kadın bedeninde erkek olmaya mecbur kalmış kadınların acısının sıcaklığını biraz da…

Kadın dayanamadı soğuğa, Çanakkale Savaşı’nda nerede, başına ne geldiğini bilemediği atasının acısını hissetti kalbinde ve eli kalbine gitti. Ocağa en büyük tencereyi koydu. Bir paket tereyağı ve bir paket irmik aldı kilerden. İrmik de küçüktü ama acıları eylerdi, savaşın tadını eritecekti, dönüştürecek, kendini büyük yapmaya çalışanlara küçük olmayı öğretecekti!

Durdu!

“Haddini aşanlara karşı haddini aşarak nereye kadar?” dedi.

Ermeni devşirmesi kızı anneannesini, Rum babaannesini, Kürt dedesini, anneannesinin Kafkaslardan göçmüş atalarını, ülkedeki azınlıkları, bu toprakların güzelliklerini düşündü. Her zaman acı vardı, her zaman olacaktı. Ta ki tüm insanlık “uyanana” kadar… “Uyyyyy” dedi içinden, bu çok büyük. Uy’an’mak mı, uy’mak mı? İşte asıl mesele bu!

Sisteme uyan uyanmıyordu, uyanan uymuyordu. “İşte Hay’dan gelenin Hu’ya gitmesi yanlış anlaşılmış, baştaki dengeyi sağlayan H gitmiş, uy kalmış” dedi. Bir kahkaha koyuverdi. Duvarlar çınladı sesiyle, kahkaha geri döndü, kalbine yerleşti.

Tencerede tereyağını eritti, fıstık bulamayınca cevizleri küçük küçük kırıp tereyağına ekledi. Bir müzik açtı, Zeki Müren’in sanat güneşi sesinden, güneş ışığı helvaya dolsun diye.

Bir tencereye süt, su ve şeker ekledi. İçine biraz kakule ekledi.

Zeki Müren “Elbet bir gün buluşacağız” diyordu, bu böyle yarım kalmayacak…

Tencereye irmiği dökerken, tüm yaşanmamışlıkların tamamlanması için dualarını ekleyerek kavurdu irmiği. Şarkıyı söylerken gözleri daldı bir denize. Denizde tüm kavuşamamış aşıklar dans ediyor, yüzüyor, şakalaşıyordu. Çocuklar babalarına koşuyordu kıyıdan denize doğru, kıyıda durup bağırıyorlardı “Baba!” diye. Yaptıkları kaleler bütün sahili kaplamış, bütün olmuştu. Babalar ağız dolusu güldü, kadınların kahkahaları kalpleri çınlattı, çocuklar el ele tutuşup kalelerin üzerinde dans etti.

İrmik iyice koyulaşınca şeker, süt ve sudan oluşan şerbeti döktü tencereye.

İçinden geçen duayı üfledi, tencereye son noktayı koyar gibi. Helvayı karıştırıp üzerine bir bez ve kapağı demlenmesi için kapadı.

Mutfaktan çıkarken ocağa baktı, “Aslında onlar da tıpkı benim gibi” dedi kalbi.

Açık olan pencereden evin önünden geçen arabanın radyosundan gelen ses içeri doldu:

“Savaş bitti!”

Önceki Yazı
Tavuk Suyuna Çorba
Sonraki Yazı
Sesler
15 49.0138 8.38624 1 1 4000 1 https://daginikkalsin.com 300 0